7 Mayıs 2013 Salı

Marmaris/Datça - Mayıs 2013 Hıdırellez Gezisi

 Artık gelenekselleşmiş olan girizgâhımla başlıyorum bir başka gezi-blog yazıma: "Son kayıttan beri epey zaman geçmiş..."
Gerçekten de öyle olmuş, ama yine aynı sebepler: iş-güç, tembellik :)

 Geçen zaman süresince birkaç kısa İstanbul seyahati ve bir adet Bursa seyahati dışında kaydadeğer bir 'gezelim-görelim' tadında minik maceralarım olduğu söylenemez. Ta ki şu son birkaç güne kadar.
 İşin aslına gelecek olursak... Annemin, ben üniversitedeyken beri isteğidir aslında birlikte bir Hıdırellez gezisine katılmak. Peki nedir bu gezinin olayı? Adı üzerinde, söz konusu geziyi 5-6 Mayıs Hıdırellez tarihlerine denk getirmek başlıca hedef. Ama maksat, orta yaş üstü teyze (büyük çoğunluk) ve amcaların ilkyazı kutlamaları maiyetinde gezip tozmaları da diyebiliriz amiyâne tabirle. 
 Her ne kadar annemle böyle bir geziye çıkmayı ben de çok istesem de, bu isteğime ket vuran birkaç malum sebep söz konusuydu:
1) 'Home-office' çalışıyor olsam da iş hususu,
2) Malum ortamda sap gibi kalıp sıkılma endişesi.

İlk faktörü garantiye almak adına geziye emektar bilgisayarımla gelmeye karar verdim. İkinci faktör ise sevgili kuzenim Pınar ablamı plana dahil etmekle sonuçlandı.
Nitekim, görünen o ki bu kısa ve güzel seyahatten ikimiz de ziyadesiyle memnun kaldık.
Bu satırları yazdığım esnada Pınar ablam yanımda mışıl mışıl uyuyarak yorgunluğunun acısını çıkarırken, ben de bir yandan gün içinde gezip gördüğümüz yerleri unutmamak adına kayda geçiyor; diğer taraftan da şimdiye dek çekmiş olduğumuz 515 adet fotoğrafı Pınar ablamın dropbox'ına yüklüyorum. 

 Gelelim gezdiğimiz, gördüğümüz yerlere...


Marmaris

Yolculuk 4 Mayıs Cumartesi günü Marmaris güzergâhında yola koyulmamızla başladı. Önce İsmail amcanın Kepez'deki bayırlık-bahçelik tesisinde bir güzel kahvaltımızı yaptık, ve ardından 4,5 saatlik yolculuğumuza kelimenin tam anlamıyla başladık. 
Yol boyunca Pınar ablamla 35-36 no'lu koltuklarımızda büyük bir keyifle muhabbetleri gırla uçururken, bir yandan da yanından geçip gittiğimiz güzellikleri es geçmemeye çalıştık.
Bu yolları en son 1995 veya 1996 yıllarında rahmetli Erdal eniştemin arabasıyla arşınladığımızdan beri ya benim mide akıllanmış, ya da yollar kendine gelmiş (veya her ikisi de). 
Velhasıl, sorunsuz bir yolculuğun ardından vardık otelimize: Elegance Hotel.


Otelimizin teras manzarası

360 no'lu odamıza Pınar ablamla yerleştikten sonra 358 no'daki yan komşularımızla (annem & Günay teyzem) beraber indik yemek salonuna.
Yemekler üzerimize afiyet pek de güzelmiş efenim. Keyifle mideye löplettikten sonra 21:30'da sevgili otobüsümüzle indik Marmaris'in çarşısına, 23:00'de buluşup otele geri dönmek üzere.
 Çocukluğumda hatırladığımdan daha farklı bir manzarayla karşılaştım ama sanmayasınız ki hayal kırıklığı yaşadım. Aksine pek de hoşuma gitti doğrusu. 
Annem dizisini (Lale Devri) seyretmeyi tercih ettiğinden ve yorgunluğundan ötürü bizimle gelmemeyi yeğleyince, biz de Pınar ablam, teyzem ve ben de dahil olmak üzere bir otobüs dolusu yol arkadaşımızla çarşının yolunu tuttuk. 
Burada sahil boyunca yürüdük üçümüz birlikte fotoğraf çekinerek, halılara-kilimlere bakarak, muhabbet ederek...
Ama daha öncesinden kulağımıza çalınan canlı müzik sesi, bizi Kalyon & Anatolia Bistro Kafe Bar'a sürükledi. 
Çok da iyi etmişiz burayı tercih etmekle. Zira İlhan Şeşen'in tipini ve sesini andıran amca ile ona eşlik eden genç çıtı pıtı kızın sesleri, uyumları böyle güzel bir akşamı ancak daha da güzelleştirebilirdi. Nitekim öyle de oldu.
Pınar ablam ve ben biralarımızı, teyzem de sodasını müzik eşliğinde mideye indirdikten sonra baktık ki saat neredeyse 23:00 olmuş, millet bizi bekler. 
Hemencecik hesabı ödeyip şarkının sonunu bile bekleyemeden kalkmak zorunda kaldık. 
Odalarımıza dağıldıktan sonra bir güzel uyumuşuz ki ne ara sabah olmuş farkında değiliz, ama gün uzun ve gidilecek epey bir yolumuz var...
 Kahvaltımızı yaptıktan sonra yine otobüsümüze binip yeniden çarşının yolunu tuttuk, fakat bu sefer tekneye binmek üzere.
"Harika" isimli ve bir aile tarafından işletilen güzel teknemize bindiğimiz andan itibaren birbirimizi fotoğraflamaya başladık bile. (Hepsini kayıtlarda bulmak mümkün :))
Rotamız ise şu şekildeydi:
1- Kumlubük (Şatoların olduğu yer...)
2- Aquarium (Kefal balıklarına ekmek attık. Balık çiftliği)
3- Mağara
4- Turunç (Emel Sayın'ın evi burada. Desigual elbiseyi buradan aldım)
5- Green Sea

Akşam 5'e kadar teknede koy koy gezdikten sonra doğruca otele yollandık. Ama ben sallanmaya devam...
sokak sanatı - duvar boyama
Yemeğimizi otelde yedikten sonra bir fire daha verdikten sonra (Teyzem de anneme uyup odada kalmayı tercih etti) Pınar ablamla indik bu sefer çarşıya. Hani bahsetmiştim ya önceki gün güzel canlı müzik yapan bir yer vardı diye. İşte Pınar ablamla tekrar oraya gittik ve sayesinde bir ilki tattım: Martini. Ne zamandır denemek istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığımdan bu duruma pek bir sevindim. Pınar ablam tadını pek beğenmese de sanırım benim için ilk olduğundan gayet başarılı buldum. 
Neyse efedim, uzun lafın kısası; tabii ki yine bol bol fotolar çektikten sonra odamıza geldik ve tüm fotolara teker teker bakıp komik yorunlar getirerek gece 2'ye dek yorgunluğumuza bir de uykusuzluk kattık.
Malum, ertesi gün Datça'ya gidecektik. Erken yataydık eyiydi...

 Datça yolunun methini (!) çocukluğumdan beri hep duymuşumdur: Dar yollar, bol viraj, bir yanı uçurum...
Ama öte yandan da güzellikleri yadsınacak gibi değil. 
Bir defa Marmaris Datça yolunda Akdeniz de Ege'nin buluşmasına şahit oluyorsunuz. İki yanınızda deniz olan bir noktadan geçiyorsunuz. Ve elbette birçok sahil yerinde olduğu gibi burada da çok eski medeniyetlerin grekçe isimlerine rastlıyorsunuz (örn: Knidos vs.) Malum eskiler de malum sebeplerden yerleşkelerini hep su kenarlarına kurmuştur, bu oldum olası bilinir. Hele böyle güzel bir manzarayı (o zamanlar nasıldı kim bilir)görünce boş durur mu elin adamı?! :)
el işlerini satan bir teyze
 İşte o dediğim virajlı, uçurumlu, dar yollardan geçe geçe önce vardık Palamutköy'e.
Turdaki birçoğunun (annem ve teyzem de dahil) aksine ben burayı pek beğendim aslında. 
Hani olur ya, özellikle Hollywood filmlerinde başrol oyuncumuz sessiz sakin bir sahil kasabasında alır soluğu. Küçücüktür, herkez birbirini bilir hani... Dupduru, süt liman bir deniz karşınızdaki, öte yandan etrafta miskin köpekler ve yorgun mırnavlar...
Arada kuş sesleri ve ilerde bir sürü yelkenli...
İşte böyle bir manzara tahayyül edin. 
Burası Palamutköy'dü sayın seyirciler :)

İndiğimiz daracık köy yolundan tekrar çıktık birkaç metre yüksekteki Datça' yol ayrımına. 
Yeni Datça'nın çivit mavi boyalı bir köşesi
Bundan sonraki ilk durağımız Datça (Yeni). 
Seneler önceki gezilerde hep eski Datça'ya gidilirmiş.
Adı üzerinde, yeni dediğim yerde daha ziyade taş ve betonarme binalar görüyorsunuz. Öte yandan tabii ki başta badem ve zeytinyağı dükkanları olmak üzere klasik hediyelik eşyacılar, minik ev yemeği lokantaları vs.
Biz iskele tarafındaki balık lokantalarına odaklandık tabii. 
Ne de olsa geldiğimizden beri balık yememiştik bu yörede.
Annemin sevgilisi 'Barbunya' yı bulamayınca yaşadığı hüsranı anlatmama gerek var mı bilmem. 
Ama nihayetinde oturduğumuz "Hüsnü'nün Yeri" nde ilk defa Akya Balığı yeme şerefine (!) eriştim. 
Sahiden güzel bir balıkmış kendisi. Yediğimiz yavru bir Akya imiş aslında, ama bunun yetişmişleri 50-60 kg'a kadar varıyormuş.
leziz soslu kızarmış kalamar
Öncesinde yediğimizpatlıcan salatası ve tartar soslu kalamarımız; hele bir de yanında yöreye özgü zeytinyağı (Olive Farm)ile Tatlı Elma sirkesi (yine aynı marka - özellikle şişeleri görülmeye değer) çoktan midemizi doldurmuştu taze ekmek eşliğinde. 
Ama kızarmış balığımızı da afiyetli yemedik desem yalan. Hem de büyük yalan. (Ama Pınar ablamın beklentisinin aksine kabak çiçeği dolmasını bulamamamız benim içinde bir hayal kırıklığı oldu. Meğer kabak çiçeği Haziran dolaylarında çıkarmış)
 Karnımızı da iyice doldurduktan sonra güzelce bademlerimizi (tazesi henüz çıkmamış maalesef) de alıp bu sefer Can Yücel'in Datça'sı, yani nam-ı diğer eski Datça'nın yolunu tuttuk.
Can Yücel'in mezarı da buradaymış azizim. Ama uğramadık. 
Açıkçası ben de çok meraklı olduğumdan değil ama yaşlı teyzelerin birkaçı ve bir iki münasebetsizin gereksiz karşı çıkışları da buna sebep oldu diyebiliriz. 
Hatta ellerinden gelse bahsettiğim eski Datça'ya da, 'bizim köyümüz daha güzeldir, burayı görmeye ne gidiyoruz!' nidalarıyla bu güzelliği görmemizi de engelleyeceklerdi de o kadar da değil.
Bir durun bakalım orada, höss! 
 Buranın girişinde hemen solda bir köy kahvesi var.
İşte Can Yücel'in uğrak yeri. Hatta yarım kalmış şarabı bile gelen turistlere teşhir ediliyor. 
Ne yazık ki göremedim, zira bir an evvel ara sokaklara dalmaktı niyetim. Dönüşte ise otobüsü beklettiğimizden fırsat olmadı. 
Ara sokaklar diyorsam da öyle Brugge'deki gibi bir sürü labirent sokak gelmesin aklınıza. 
3-5 sokaktan fazlası yok zaten. 
Bu sokaklardan birinde de Can Yücel'in evi mevcut. 
İçinde hâlâ yaşlı karısı ikâmet etmekte. 
Evin tahtadan bahçe kapısında ise Can Y.'in birkaç fotğrafı ve dizesi sergileniyor.
Can Yücel'in evi - tahta sandalyeler
Evin tam karşısında ise terk edilmiş havada bir otel...
Meğer burası Yücel'in eski eviymiş, şimdi de sezon da otel olarak hizmet verdiği söyleniyor. 
Ne yalan söyleyeyim, o bakımsız görüntüde bir yerin, sezona ramak kalmışken hâlâ o perişan hâlde olması sezonda hizmet vereceğine pek inandıramadı beni. 
Ama 'perişan', 'bakımsız' dediğime bakmayın. 
Bu görüntüler sayesinde çok güzel kareler kaydettim.
Sanki fotoğraflamak için dekor edilmiş gibiydi bana göre. 
Kireç boyalı duvarlarda asılı çivit mavi, kırmızı, sarı boyalı tahta sandalyeler...
Kurumuş ağaç dallarına asılı eskimiş su kabağı ve kırık camlı el fenerleri...
Kapıdan girer girmez karşınıza çıkan yeşil dallı ağaca iliştirilmiş, güler yüz desenli beyaz bir top lamba, ve kafasına geçirilmiş eski bir fötr şapka (sanki Can Yücel'in...)

Öbür tarafta kısa labirentimsi bir açık holden geçince karşınıza çıkan renk cümbüşü sizi farklı bir aleme götürüyor. Burası, arka bahçedeki yüzme havuzuna gelmeden gördüğünüz büyük ama kambur ağacın ince ince birçok dalına asılmış rengârenk ipler, dilek ağacı...
Ama sanki bu renkli kurdalelerin asıl görevi, bu yaşlı ve bakımsız mekana can vermekmiş hissi veriyor insana.  
Güzel birkaç kare daha yakaladıktan sonra gerisin geri otobüse yollandık yine. 


Eski Datça
Otobüs'e bindikten birkaç dakika sonra uyku basmadı değil, ama meğer en güzelini en son görmek varmış: Kızkumu
Orhaniye koyuna ait, 600 m. boyunda sığ bir denizden bahsediyoruz. Yol boyu su dizinizi geçmiyor. 
Buraya ait birkaç efsane mevcut aslında.
İlki, yani rehberin bize anlattığı efsaneyi internette bulamadım. 
Atmış olma ihtimali de söz konusu ama kayda geçmekten zarar çıkmaz:


*Efsane #1:

Vakti zamanında bölgenin kralının güzel mi güzel bir kızı varmış.

Güzelliğinden mütevellit bir sürü kısmeti çıkmış ama bizim kızın gönlü varmamış hiçbirine. Sonunda da karşı adadaki manastırda rahibe olmaya karar vermiş. Her gün sandalıyla gidip gelirmiş.

Bir gün manastırdan evine dönecekken bir de bakmış sandal ortada yok. Birden birkaç adam peyda olmuş ve kızdan faydalanmak istemişler. Derken efsane bu ya, 'Kum'! diye bir ses işitmiş.

Bir de bakmış yerde bir sürü kum. Eteklerine kumları doldurduğu gibi denize döktükçe kendine yol açıldığını fark etmiş.

Ne var ki yolun yarsına geldiğinde kumlar bitmesin mi!

Yolun yarısında boğulup ölmüş...


* Efsane #2:

3 bin yıl önce buralarda kurulu Baybassos Kenti'nin Kralı, korsanlarla girdiği savaşı kaybetmiş. Kent istila edilmiş, kral öldürülmüş. Kralın güzeller güzeli kızı ise korsanlardan eteğindeki kumları denize dökerek oluşan yolun üzerinden karşı kıyıya kaçmak istemiş. Fakat gece olup da eteğindeki kumlar bitince yönünü kaybederek düştüğü denizde boğulmuş.


*Efsane #3:

Efsaneye göre eski zamanlarda bir kralın kızı, fakir balıkçıya aşık olur. Ancak kral, kızını balıkçıya vermez. Kralın kızı, balıkçı sevgilisiyle gizli gizli buluşur. Birileri kızının balıkçıyla buluştuğunu, 'Balıkçı denizden geliyor, kızınız kumsalda onu bekliyor, ışıkla yerini işaret ediyor. Delikanlı da ışığa geliyor ve kızınız ile delikanlı gün ağarana kadar aşk oyunlarına dalıyor' sözleriyle Kral'a anlatır.

Bunları duyan Kral öfkelenmiş. Bir gece kızını kumsalda yakalatan Kral, askerlerine de ışıkla balıkçıya işaret vermelerini emretmiş. Delikanlı ışığı görünce atlamış kayığına kumsala doğru kürek çekmeye başlamış. Derken kız askerlerin elinden kurtulmuş ve sevgilisini kurtarmak için koşmaya başlamış. Ama sevgilisinin kayığına varması imkansızmış. Atmış kendini sulara ve o anda bir mucize gerçekleşmiş. Kızın adım attığı her yer kuma dönüşürken, peşinden koşan askerler, denize gömülmüş.Kız kayığa kadar koşmuş ancak tam iki sevgili kavuşacakken, bir okçu delikanlıyı hedefleyip sallamış okunu. Ok gelip delikanlıya sarılan kızı bulmuş. Kızın bastığı yerde ortaya çıkan kumlar, kan suya karışınca kırmızıya boyanmış. Delikanlı ise almış yaralı sevgilisini gitmiş. Bir daha da onları ne gören olmuş ne de duyan.

İşte böyle...
Biz de bol bol foto çekmeyi ve bu meşhur yolda yürümeyi ihmâl etmedik elbette :)

Ve artık dönüş yolu; doğruca otele...

---

Ertesi gün Antalya'ya dönüyoruz artık. 
Ama yol üzerinde Köyceğiz ve Fethiye'de mola verdik. 
Köyceğiz'de zaten pek görülecek bir yer yok. Göle karşı çayını veya nar suyunu yudumlarsın en fazla herhalde.
Buradayken ayaküstü acil bir çeviri de yapıp gönderdim. Aferin bana :)
Ama asıl Fethiye durağı!
Ah o "Paşa Restoran"da yediğimiz fındık lahmacun, döner, mezeler...
Ah ne güzeldi o. 
İskenderi muhteşem diyemem ama meze ve salatalarına diyecek yoktu doğrusu. 
Buradan bir de turkuaz (çakma olması muhtemel) bir çift küpe de aldım. 
Fethiye'den de bir anımız olmuş oldu. 

---

Ve akşamüstü saatlerinde Antalya'ya varmıştık bile.
Genel anlamda eğlenceliydi.
İyi ki gitmişim diyor; ve gitmeyenlere tavsiye ediyorum.


Bol gezmeler, yiyip içmeler...
:)






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder