2 Aralık 2016 Cuma

GEMİYLE 23 GÜNLÜK TRANSATLANTİK TURU (06.11.2016 - 29.11.2016)



   

Geldik bir gemi yolculuğunun daha sonuna. Bu seferki, önceki mavi yolculuklarımızdan farklı olarak hem kıtalararası hem de uzun bir yolculuk oldu. Aylar önce annem ve teyzemle kaydolduğumuz bu seyahate çıkmadan önce bazı tereddütlerim vardı. Örneğin, çalışma düzenimi yaklaşık bir aylık tatile göre nasıl ayarlayacaktım? Bu süre zarfında sıkılmayacak mıydım? Okyanusta üç gün peş peşe seyir halinde olduğumuz sırada ciddi bir sağlık sorunu ortaya çıkarsa ne yapacaktık? 

Ev-ofis çalışmanın verdiği esneklik burada işime yaradı elbette; bu uzun tatilin telafisi gezi öncesi ve sonrası iş yoğunluğunu arttırmak suretiyle zor da olsa bir şekilde sağlandı. Sıkılma konusuna gelirsek: Gezi günlerinin yoğunluğu ve yorgunluğu ile okyanusta seyir halinde olduğumuz günlerde gemi içi etkinliklerin fazlalığı göz önünde bulundurulunca sıkılmak bir yana her şeye yetişemediğinizi fark ediyor ve kaçırdığınız etkinlikler için üzülüyorsunuz bile.
Ve sağlık… Yolculuk öncesi vitaminden, antibiyotiğe, yara bandından göz damlasına kadar ihtiyaç duyabileceğimiz bilimum tedariği sağladığım için içim biraz olsun rahattı. Gemide tabii ki revir de mevcut. Sonra beni rahatlatan en büyük unsur ne oldu biliyor musunuz? Gemideki yaş ortalaması. Evet. Yaklaşık 1000 kişilik personel harici yüzdeye vurduğumuzda, 3500 yolcunun yaş ortalaması en iyimser haliyle 60 civarında olsa gerekti. Dolayısıyla gece bire kadar içip eğlenen 70’lik, 80’lik hanım teyzelerin ve bey amcaların bulunduğu bir gemide 26 yaşındaki benim dert edeceğim son şey bu olmalıydı. Hatta utanmalıydım bu evhamlı ve paranoyakça düşüncelerimden! Çünkü etrafım hayata sıkı sıkı sarılan ve yaşamın sırrını çoktan keşfetmiş insanlarla çevriliyken bana da onları izleyip gördüklerimden feyiz almak düşüyordu. Nitekim öyle de oldu, özellikle Arjantinlilere ve genel olarak Latin Amerika halkına hayranlığım bin kat arttı. 
Şimdi lafı daha fazla uzatmadan gemi ve güzergâhımızla ilgili birkaç genel bilgi vereceğim. Uğradığımız rotalarla ilgili bilgiler sonraki yazılara…



Dediğim gibi 23 günlük bir tur programından söz ediyoruz. Ancak bunun 22 günü gemide, 1 günü de Buenos Aires’te otel konaklaması olarak düzenlenmiş.
6 Kasım’da Antalya-İstanbul-Venedik arası yolculuğumuz havada geçiyor ve uçağımız Venedik’e iniş yapar yapmaz otobüs transferiyle limana ulaşıp gemimize kolaylıkla giriş yapıyoruz ve yolculuğumuz resmi olarak başlıyor. Rotamızdaki ülke ve şehirler sırasıyla şu şekilde: Venedik (İtalya), Bari (İtalya), Valletta (Malta), Malaga (İspanya), Cadiz (İspanya), Kazablanka (Fas), Mindelo (Yeşil Burun Adaları), Recife (Brezilya), Salvador (Brezilya), Rio de Janeiro (Brezilya), Buenos Aires (Arjantin). Geri kalan 11 gün ise okyanusta seyir halinde geçirdiğimiz günler. Bu arada yolculuğun başlangıcından birkaç gün sonra kötü hava şartları nedeniyle gemimiz  Malta’daki La Valletta şehrine yanaşamadığından bir rota değişikliği oldu ve o günü denizde geçirip ertesi gün Palma de Mallorca (İspanya)’ya demir attık. Ancak her ne kadar güney yarım kürede yaz mevsimi olduğunu bilsek de asıl endişe ettiğimiz, Atlas okyanusunu atlayıp Amerika kıtasına geçiş süreci en rahatı oldu.

Gemi yolculuklarında en şikayetçi olduğum konu zamanın kısıtlılığı. O yüzden bu turlara tadımlık yakıştırması cuk oturuyor. Böylelikle gittiğiniz yerleri az da olsa tanımış oluyor ve sonrasında tur programına bağlı kalmadan bireysel olarak kendiniz veya yoldaş(lar)ınızla daha esnek ve doyumluk gezi programları yapabiliyorsunuz. Tabii turist ve gezgini birbirinden ayırmak gerek. Böyle bir gezide turistsiniz, nokta. Ancak turist olmanın, hele ki gemi yolcusu olmanın da keyifli yanları var. Örneğin sabah akşam düzenlenen, eski bir Çin savaş sanatı olan Tai-Chi dersleri; gün içinde çeşitli yer ve saatlerde düzenlenen Tango, Samba, Çaça, Vals, Baçata, Merenge, Zumba vs. dans dersleri; yaratıcılık, el işi atölyeleri; bilgi yarışmaları; karikatürlerinizi yaptırabileceğiniz sanat köşeleri; tenis, basketbol, masa tenisi, golf oynayabileceğiniz spor alanları ve fitness salonu; akşamları tiyatro salonunda düzenlenen, müzikal, akrobasi, opera gösterileri; film ve belgesel gösterimleri; uğranacak liman ve şehirlerle ilgili gemi personelinin verdiği bilgilendirici sunumlar; yabancı dil dersleri ve dahası, gemide turist olmanın sunduğu avantajlardan birkaçı.

Ayrıca 10 Kasım'da rehberlerimiz Sinan Özen ve Ali Cömertpay'ın organizasyonuyla Türk grubuna tahsis edilen salonda dağıtılan Atatürk rozetleriyle birlikte saat 09.05'te Ata'ya saygı duruşu ve İstiklâl marşının ardından Sarı Zeybek belgesel gösterimi de unutulmazlar arasındaydı. 



MSC’nin söz konusu turu “Grand Voyages” kategorisinde yer alıyor. Dolayısıyla gemi içi aktiviteleri ve akşamları düzenlenen programlar da bir haftalık veya on günlük gemi turlarına göre farklılıklar gösteriyor. Örneğin sürekli personel dışında bazı ünlü ses sanatçıları bir veya birkaç günlüğüne gemide misafir edilirken yolculara da sürpriz eğlence imkânları sunuluyor. Yolculuğun uzunluğuyla bağlantılı olarak bu kez 4 kokteyl / gala gecemiz oldu. Hatta gemi içi aktivitelere katılanlara özel davetiye gönderilen son günkü “Enrichment Cocktail”i de dahil edersek 5 kokteyl gecesi diyebiliriz. Bunun dışında, MSC’nin âdeti olduğu üzere beyaz gece, İtalyan gecesi, Tropikal ve 60’lar 70’ler 80’ler gecesi de geminin diğer akşam temalarından.

Benim için bu yolculuğun önceki gemi seyahatlerinden bir diğer farkı da Ekvator’u geçmiş olmaktı. Geminin buna özel bir etkinliği olduğunu ise tam o gün, yani 20 Kasım’da öğrendim: Neptün Partisi. Meğer Denizler Tanrısı Neptün, Atlas Okyanusu’nu geçen tüm cesur denizcileri (!) kutsayacakmış da haberimiz yokmuş. Üstelik bir de Ekvator’u geçtiğimize dair sertifika alacakmışız. Aman yarabbi! 



Neptün Partisi’ne katılmak gibi bir planım yoktu. Gemide havuza girmek adetim olmadığı gibi bir de yüzümü gözümü boyatıp tören halinde yüzlerce kişi havuza girmeyi düşünemiyordum bile ama Arjantinli arkadaşın dolduruşuna gelmiştim bir kere. Hayatımın en rezil partisi olacağını bilmeden katıldığım bu parti en unutulmaz ve “iyi ki” dediğim bir anıya dönüştü. Yüzlerimizi ve vücutlarını rengârenk boyatan bir güruh olarak sırayla havuz başına indik. Burada Neptün kılığına soktukları asalı bir ihtiyar ve kaptanımız Francesco Di Palma’nın liderliğinde iğrençlikler silsilesi başladı. 


 Öncelikle teker teker başımızdan aşağı kepçelerle beyaz şarap döküldü, ardından yüzümüze gözümüze çiğ kalamarlar sürüldü, peşi sıra havuzun sığ sularına çömdük ve beklemeye koyulduk törenin geri kalanını. Sonrasında başımızdan aşağı salça sosları döküldü ve Neptün’e, tamam mı, devam mı? sorusu üzerine rezillikler silsilesi tam gaz devam etti. Sırayla süt kreması, un ve kakao sonunda Neptün ikna oldu ve nihayet kutsandık(!) Ancak rezillik bitmemişti çünkü onca kişi bir de o pislik içinde havuza atlayacaktık, sonrasında da dans… 



Gemide 1200 yolcu Arjantinliydi. Dolayısıyla her akşam bandoneon, gitar ve piyano üçlüsünün icra ettikleri tango müziğine, Arjantin Tango dans gösterilerine ve Latin danslarına doyduk diyeceğim ama yok, doyamadık. 


Bu kadar uzun süre aynı ortamda kasaba halinde dolaşınca 40 milletten insanla ister istemez dost akraba oluyorsunuz. Öyle ki, ayrılırken hüzün çöküyor, gemi personeliyle sonraki yolculuklarda yeniden görüşme ümidiyle ayrılıyorsunuz; gemide edindiğiniz dostlarla iletişim bilgilerinizi değiş tokuş ediyorsunuz ve hatta evlerinize davet ediyorsunuz büyük bir samimiyetle. Örneğin İrlanda’daki Ita ve Patrick beni en yakın zamanda yanlarına bekliyorlar, Latin Amerika’ya yeniden gitmeyi düşünürsem kapısını çalabileceğim dostlarım oldu. İtalya’nın Bergamo şehrinde yaşayan Joe ve Federica’nın yeri ise bambaşka. Bence bu müthiş bir şey. Edinilen dostluklar ve deneyimler, paha biçilemez. 


İşte, yolculuk öncesi endişelerimi boşa çıkaran ve sorumluluklar olmasa en az 23 gün daha uzatmak isteyeceğim bir yolculuğu geride bıraktık. Gerçek hayata uyum sağlamaya çalışırken yaşadıklarımı ve gördüklerimi yazıya aktarma süreci bile yüzümde bir tebessüm bırakabiliyorsa ne mutlu. Sonraki yazılarda kalemimin yettiğince bu yolculuk sırasında farklı kıta ve şehirlerde gördüklerimi, tanıdıklarımı, yaşadıklarımı paylaşacağım. Daha nice birbirinden güzel yolculuklara…

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Sziget Festivali / 10-17 Ağustos 2015

İyisiyle kötüsüyle söylenecek çok şey var "Sziget Festivali"yle ilgili.
Tabii Budapeşte, Macaristan, Macarlar hakkında da... Ancak bu sonuncusuyla ilgili diyeceklerim nefret söylemine varan ifadeler içerebilir. (Tikkat!) Neyse, misafirperverlikten nasibini alamamış Macar halkına (en azından bize denk gelenler) bu yazıda fazla yer vermek gibi bir niyetim yok zaten.
Bol maceralı uçak yolculuğu ve sonrasında takip eden talihsizlikler silsilesine ayrı bir yazıda yer vereceğim.



Hadi bakalım. Başlayalım o zaman...

Sziget nedir? Ne demektir? Etimolojik açıdan incelendiğinde... Şaka şaka.
Ama şunu da söylemeden geçmeyeyim: Macarca'da "ada" demek "sziget". Ayrıca "si-get" deyu okunuyor. (Dalga geçtiğim soruları basbayağı yanıtladım ama neyse.)
En yüzeysel tanımıyla: "Müzik Festivali". Fakat 'müzik festivali' deyip geçmek de haksızlık olur hani.
- 76 hektarlık alana, 60 sahnenin yanı sıra sanatsal çalışmaların sergilendiği ve gerçekleştirildiği "Artzone",
- Gün içinde defile gösterilene de sahne olan "Designzone",
- Atlıkarıncalı, katılımcıların uzunca bir sıra bekleyerek ayakkabı tasarımı yaptıkları, dart oynayıp ödül kazandıkları ve dileyen hatunların kulis aynaları önünde makyaj yaptırdıkları "HM Music" alanı,
- Voleybol sahasından futbol sahasına, tırmanış duvarından basketbol sahasına daha bissürü spor aktivitelerinin yapıldığı "Sportzone",
Sirk,
- Pokerden satranca, tavladan masa tenisine varasıya turnuvaların da düzenlendiği "Gamelandhub",
- Söyleşilerin ve film gösterimlerinin yapıldığı "Magic Mirror",
- Ölmeden önce yapmak istediklerinizi listelediğiniz "'Before I Die' Duvarı",
- Gün içinde Tuna Nehri'nin hiç de temiz olmayan suyunda çimip kıyısında güneşlenebileceğiniz; belirli saatlerde Yoga, Bollywood Dans Dersi, Oryantal Dans Dersi gibi aktivitelerin de gerçekleştiği rahatlamalık, kafa dinlemelik bol minderli, yastıklı, nargileli "Chill Garden" vb. de sığdırmışlar. 



Rehber niteliğinde olması açısından, adadayken "kara kaplı defterime" aldığım notlardan ve "Sziget Pasaportu"ndan derlediğim bilgilerden kısa kısa tavsiyeler ve ibretlik yaşanmışlıklar da paylaşacağım şimci. Önümüzdeki yıllarda "Özgürlük Adası"na gidecekler daha bir dikkat kesilebilirler şu aşamada...


Aylar, haftalar veya günler önce festival biletinizi internet üzerinden aldınız diyelim. Buraya gelmeden biletinizin çıktısını da pasaportunuzun yakınında güvenli bir yere tepiştirdiniz. İşte adaya girerken bu A4 kâğıdı (veya telefonunuza kaydettiğiniz QR kodunu okutup) sizden alıp bir hafta boyunca bileğinizden çıkar(a)mayacağınız ve her giriş çıkışınızda kontrol edilecek bilekliğinizi veriyorlar. Peşi sıra bir de "Sziget Pasaportu" tutuşturuyorlar elinize. Tebrikler! Artık resmî olarak bir "Szitizen"sınız. Nam-ı diğer özgürlük adası vatandaşı. Bu pasaportu yanınızdan ayırmayın geleceğin szitizenları zira ada haritasından tutun içki listesi + fiyatlarına, konser ve aklınıza gelebilecek tüm ada içi aktivitelerin yer + saatlerine bu pasaporttan ulaşacaksınız. Girişte bagajlarınızı da kontrol ettirdiniz (yoğunluktan benimkine bakmadılar bile ama belli mi olur...). Artık adadasınız. O zaman alt başlıklara geçebiliriz:

Konaklama

Arkadaş grubuyla gitmeye karar verdiyseniz özellikle Airbnb veya hostel tarzı konaklama seçenekleri tüm dünyada olduğu gibi burada da mevcut. www.booking.com ve www.airbnb.com türevleri bunun için varlar, sağ olsunlar. Ancak bana sorarsanız (ki bu yazıyı okuyorsanız fikrime önem verdiğinizi varsayıyorum) festival alanındaki konaklama türlerinden birini seçin derim. "Aman üstüm başım toz toprak olmasın, pofuduk konforlu bir yatma/dinlenme alanım olsun; sıcak suyum, hijyen yuvam her an elimin altında hazır bulunsun," diyorsan bu tavsiyemin üzerini çizebilirsin. O zaman ben de sana şunu sorarım: Festivalin tadını doyasıya çıkarmaya mı geldin? Konforum önceliğimdir, deyip temizinden turistlik etmeye, paso fotoğraf çekmeye, bir iki konsere iştirak etmeye ve çarşı pazar dolaşmaya mı? Bundan sonra anlatacaklarım ilk soruya "evet" diyenleri daha çok ilgilendiriyor, ona göre.

Kamp alanındaki en "temiz" ve genellikle çoluk çocuklu ana babalarımızın ve yaşlı kurtlarımızın tercih ettikleri konaklama seçeneklerinden başlayalım:

1# Flexotel Village: Prems ve Premselerimizi buraya alabiliriz. Bir festival alanında bulabileceğiniz otele en yakın konforlu alan burası olsa gerek.

2# Karavan: Kendi karavanıyla gelecekler için karavan park yeri bulunmakta. Karavanınız yok ama illa ki karavan da mı konaklamak istiyorsunuz, ona da tamam. Konaklamaya tahsis edilmiş hazır karavanlar festival alanının en konforlu seçeneklerinden biri. Yalnız karavan içinde tuvalet ve duş yok, bilesiniz. İhtiyaçları gidermek için yine ortak alanların yolu göründü.

3# Diğer VIP Kamp alternatifleri: Bu başlık altında "Çiftlik Evi", "Akordiyon Ev", "Ahşap Kulübe", "Konforlu Çadır" seçenekleri mevcut. Seç, beğen, al. Yalnız bu saydıklarım satışa sunulduktan hemen sonra tükeniyor, bilesiniz.
Bunlar arasında "Çiftlik Evi", "Akordiyon Ev" ve "Ahşap Kulübe"de diğer saydığım ve sayacağım çadır seçeneklerinden farklı olarak konaklama yerinizi kilitleme ücretsiz temizlik, elektrik ve kasa seçenekleriniz de bulunuyor. Ancak tuvalet ve duş için sizi yine ortak alana alalım efenim.
Ama gözünüz korkmasın çünkü birazdan sayacağım çadır alanlarına kıyasla VIP'de tuvalet ve duş konusunda "o kadar" fazla sıra beklemediğiniz gibi bir de havuza erişiminiz var. Ayrıca güvenlik, bagaj teslim, telefon şarj hizmetlerinden de beleşe faydalanabiliyorsunuz.

Ayrıca VIP alanda konaklamak için kendi çadırınızı getirebilir ya da önceden kurulmuş çadır seçeneğini tercih edebilirsiniz.


4# Apéro + Alternativa + Siesta + Bridge Kamp Alanı Alternatifleri: İtalyan ve Fransızlara özel diyebileceğimiz seçenekleri içinde barındırması ve sınırları içinde havuz bulundurmaması dışında diğer VIP özellikleri buralarda da mevcut.

5# Basic Kamp: Bu seçeneğe kafanda tik attın mı bilesin ki festival ücreti dışında ekstra para ödemeden çadırını, uyku tulumunu ve matını kaptığın gibi adanın mümkünse ağaç altı gölgelik herhangi bir alana konuşlanabilirsin (yukarıdakiler dışında). Ben Türkiye'den çadır yüklenmem (abartma) festival alanından her bir şeyimi satın alırım dersen o da olur ama baştan uyarayım çadırı da, uyku tulumu da çok dandik. Onun yerine üç kuruş fazla ödeyip Decathlon vs. mağazadan edineceğin çadır hem daha uzun ömürlü olacak hem de her yıl sektirmeden en az bir gün yağan Sziget yağmurunda da mağdur olmayacaksın. Onu da bir kenara yazalım.

Adanın muhtelif yerlerinde ortak duş, tuvalet, lavabo alanları bulunuyor. Tek eksisi, basic kampçıların sayısını bu WC, duş sayısına vurduğunda beklediğin duş sırası ve her zaman sıcak su olmayışı illallah dedirtebiliyor. Tuvaletlerin de tahmin edildiği kadar "iğrenç" olmadığını söyleyebilirim. Ya da biz beklentileri epey düşürüp gittik, bilemedim şimdi ama şöyle söyleyeyim; böyle bir festivalin TR'de olduğunu varsayıp klozetlerin olası hallerini düşünürsek, buradakiler bayağı bir temizdi hani.
Tüyo: Duş konusunda akşam saatlerini veya sabah çok erken saatleri tercih etmek sizi kuyruk bekleme derdinden kurtaracaktır.

Konaklama ve temizlik konusunu burada noktalayıp yeme içme kısmına gelelim:

YE! İÇ! YE! İÇ! İÇ! İÇ!

Alanda ne aç kalırsın ne susuz ne de içkisiz. Tüm gün ve gece boyunca dönerinden kahvesine, noodle'ından tavuğuna, pilavına, nachosuna ve daha nicesine erişim mevcut. Fiyatlar da Avrupa standartlarına göre uygun olsa da Türkiye fiyatlarıyla aşağı yukarı denk veya daha yüksekti.

Birkaç örnek vermek gerekirse:

- Churros = 500 HUF (5 TL)
- Dreher (fıçı bira, 0.5 l)= 600 HUF (6 TL)
- Dürüm türevi = 10.000 HUF (10 TL)
- Noodle = 30.000 HUF (30 TL)

Öte yandan festival alanından çıkınca 10 dk civarı yürüyüş mesafesindeki "Auchan Süpermarket", festival boyunca yeme içme ve diğer market ihtiyaçlarınız konusunda cebinizin en büyük dostu olacak. Çünkü ihtiyacınız olan neredeyse her şey burada yaklaşık yarı fiyatına. İçeri alenen içki sokmak "yassah" olmasına ve girişteki abiler kamuflaj şişeleri çalkalamak da dahil her türlü denetleme yöntemine başvurmalarına rağmen imkânsız diye bir şey yoktur azizim. Ha bu arada cam kavanoz/şişe de sokamıyorsunuz festival alanına. O yüzden neredeyse nutellamız elden gidiyordu ama onun da çaresine baktık ;)
Yani festival alanı yeme içmelerine daha ucuz alternatif mevcut.

Çok önemli bir nokta! Az kalsın unutuyordum. Festival alanında yapacağınız bilimum alışverişlerinizde geçerli tek bir ödeme yöntemi var: FESTIPAY CARD. Adaya adım attığınız an her tarafa konuşlanmış mini gişelerden bu kartı edinmek zorundasınız. Küçük bir depozit ücreti karşılığında kartı aldıktan sonra yine aynı yerden kredi kartı veya nakit (euro/HUF fark etmez) karşılığında karta yükleme yapıyorsunuz. Harcadıkça bu gişelerden ek para yüklemesi yaparak alandaki her türlü yiyecek, içecek, giyecek alışverişinizi hallediyorsunuz. Festival sonunda ister anı olarak kalsın diye Festipay'inizi yanınıza alıyor, isterseniz de kartı iade edip 3-5€'luk depozit ücretinizi geri alıyorsunuz.

Alkol:

Macaristan'a gelmişken denemek isteyebileceğiniz içkilerin küçük bir listesi:

- Palinka (ör:Rézengyal Barrique Plum vs.) - (meyveli konyak)
- Tokaji (beyaz şarap)
Egri Bikavér (kırmızı şarap)
- Unicum (likör)

Yiyecek olarak La'ngos 'u meşhur. Salam ve paprika (kırmızı toz biber) zaten malum...

La'ngos = Anamızın babamızın bildiği pişi üzerine domates, kaşar, mısır ve soğanı ekleyince ortaya çıkan nimet.


ADA AKTİVİTLERİ

Yazının başında bahsettiğim gibi adada sıkılmak mümkün değil. 24 saat ne tür aktivite ararsan var. Bungee-jumping mi istiyorsun, gece gündüz ha babam havaya atlayan atlayana. Havadaki başka bir aktivite de yiyeceğini, içeceğini alıp masa başına dizilerek havada biranı yudumladığın bir platform. 10-15 kişilik bir masa düşün, etrafına dizilmiş insanlar. Sadece havadasın :) Ayaklarını sarkıt yanındakilerle muhabbet et, adanın kuşbakışı manzarasının keyfini çıkar.


Oyuncular için:

Poker Çadırı, Satranç Çadırı, Futbol, Plaj Voleybolu, Masa Tenisi, Dans Workshopları, Dart Şampiyonası vs.

Sanat-çılar için:





Artzone'daki bilimum aktiviteler. Geri dönüşümlü malzemelerden çanta yapımı. Ytongdan heykel yontma. Çeşitli malzemelerden bileklik, takı tuku yapma. Tişörtünü, vırtını zırtını getirip 40€'luk sziget official tişörtü almak yerine kendi çantana veya tişörtüne Sziget baskısı yaptırma vs. DESIGNZONE'daki tasarım workshopları.





İçindeki "entel"e ve "duyarlı"ya kulak verenler için:





Alandaki onlarca STK çadırının ev sahipliği yaptığı eğlendirici, bilgilendirici, gönüllü etkinlikler.

TEDxBudapest konuşmaları.

Film gösterimleri ve tartışma platformları.

Tiyatro ve Dans Çadırı.




Dinlenmek ve huzura kavuşmak isteyenler için:

Luminarium veya biraz daha müzikli, danslı rahatlama için Chill-out area.

Bitmek bilmeyen diğer tüm irili ufaklı konserleri ve eğlenceleri saymıyorum bile.

Eminim yazıya sığdıramadığım daha bir sürü eksik nokta var ama zaten hepsini aktarmak mümkün değil. Hayatta en az bir kere deneyimlenmesi gereken bir festival olduğunu düşünüyorum. Hayal kırıklığına uğramamak için beklentileri düşük tutmamıza ve yaşadığımız bazı sıkıntılara (yere çökmek bilmeyen toz bulutları, çoğunlukla sıcak su bile bulamadığımız duş için beklenen uzun kuyruklar vs.) rağmen değdi mi? diye soracak olursanız, cevap: Kesinlikle, evet.



Dünyaca ünlü yüzlerce sesi canlı olarak (bazen peş peşe) dinlemeye, en rahat ve mutlu halinizle, saygı çerçevesini aşmadan özgürlüğün ve mutluluğun, hatta o mutlu yorgunluğun ve rezilliğin tadını çıkarmaya hazırsanız hiç durmayın, koşun Sziget'e...






5 Temmuz 2015 Pazar

Vietri (Salerno) - 12.06.2015

Vietri sul Mare

Seramik döşeli bir İtalya kasabası...


'Denizin üstündeki Vietri' anlamına gelen Vietri sul Mare yerine Vietri diye bahsedeceğiz "Amalfi'nin ilk incisi"nden. Uzatmaya gerek yok. 



Dileyen, Salerno limanına 40 dk uzaklıkta bulunan; ve Vezüv Yanardağı'nın lavlarını kusmasından 1700 yıl sonra (18. yy'ın ortalarında) keşfedilen Pompei'yi ziyaret edebilir. 

Dileyen, limandan birkaç dakika uzaklıktaki şehir merkezine gider. Mağaza gezer, ara sokaklarına dalar; dolaşır.

Dileyense Amalfi kasabasına gidip o meşhur, uzun merdivenli St. Andrea Katedrali'ne uğrayıp İstanbul'dan getirilen bronz kapısı önünde foto çekinebilir; civarında tekne turu yapabilir...

   Yukarıdaki seçeneklerden Salerno şehir gezintisini saymazsak; diğer ikisini, 2004 yılında Socrates projesi kapsamında lisemizden küçük bir grupla gerçekleştirdiğimiz bir haftalık okul gezimizde ziyadesiyle gezip görmüştüm. Dolayısıyla kısıtlı vaktimizde yeni bir yer görmek işime gelir. Kuzen de seramik sanatçısı olunca karar verildi. İlk hedefimiz VİETRİ! İleri! 

   Limandan 20 dakikalık bir otobüs yolculuğuyla vardık Amalfi'nin ilk incisine. Sahi, niye ikidir "inci" diyorum buraya?
Aslında Vietrililerin tabiri bu. Amalfi kıyısı, doğudaki Vietri'den batıdaki Positano'ya kadar uzanan 40 km'lik bir şerit olduğundan; ve doğu yaka başlangıcı simgelediğinden (ya da Vietrililerin işine öyle geldiğinden) mütevellit "ilk inci" olup çıkıvermiş bu minnacık kasaba.

seramik döşeli bir seramik fabrikası
Ama siz inci kısmına fazla takılmayın zira Vietri deyince "Seramik" ve "Limon" gelmeli aklınıza. Limon da limoncello'yla kucaklaşır, araya da "San Giovanni Battista Kilisesi"ni alırsa Vietri'yle ilgili kabataslak bir harita çizilmiş olur bilinçaltınıza. 

   San Giovanni Battista Kilisesi'ni aklımda nasıl tutayım? Niye tutayım? Hem bana ne canım! derseniz hakkınız var. Çünkü yarın sorsanız ben de unutacağım adını. O yüzden kubbesi seramik döşeli 300 yıllık kilise dersek daha faydalı olacak sanıyorum. 

San Giovanni Battista Kilisesi
Hani seramik döşeli kasaba demiştim ya ta en başta? Sırf kilisenin kubbesi olsa yine iyi; Vietri'nin sokaklarını sürterken nereye baksanız seramik üzerine rengârenk tasvir ve motiflerle karşılaşacaksınız çünkü. Köşe başındaki bir duvar, yol kenarındaki masa ve sandalyeler, Vietri girişteki mavi ve yeşile açılan 'pencere' önüne dizilmiş saksılar, vazolar, deniz kızı heykeli de safi seramik. Pencere dediğim aslında ağaçlar ve denizle bezeli bir manzara. Aşiyandaymışsınız gibi bakıyorsunuz Amalfi'nin geri kalanına bu muhteşem pencereden...

Vietri'nin yerel ürünleri
Ha derseniz ki pencereden bakmak yetmez denizine de girip çimeceğim, kim tutar sizi. Birkaç kilometre daha kıvrılıverin aşağı. Marina di Vietri'de serinleyin, güneşleyin; gelin. Yalnız, sakın ola bikininizle çıkmayın çarşı pazarına. Adamlar ciddi ciddi yasak koymuş, ona göre.



Sizi bilmem de biz sokaklarına ve ufacık dükkânlarına kaptırdık kendimizi. Turistliğin hakkını verip her yanını fotoğraflamadan da edemedik tabii. Ama gezmek, dolaşmak, görsellemek de bir yere kadar. Hava sıcak, yorulduk da azıcık. Oturup bi dondurma yemeyelim mi yani? A, pardon: Gelato. Mekân olarak Bar Ariston'u tavsiye edebilirim. Bir de Stracciatella + limonlu dondurmasını...


Buraya kadar gelmişken ne alalım peki? 

- Yemelik + İçmelik: Limonlu şeker (şeker dediğime bakma, arada çaktırmadan gerçek limon yemiş hissiyatı yaratıyor). Limoncello. Yerel fırınından tedarik edebileceğiniz Taralli al naspro adlı limonlu kurabiyemsi vs. 

- Hediyelik eşya: Aklınıza gelebilecek her türlü Seramik eşya. Pulcinella (Napoli kukla tiyatrosunun meşhur karakteri) motifleri, magnetleri vs. 
limonlu kurabiye

İsterseniz kavun büyüklüğündeki limonlardan da alabilirsiniz. Ama benim yaptığım gibi iki tanesine yapışıp fotoğraf çekinmek varken o yükü taşımak niye?!

Sevdik mi Vietri'yi?
Evet!

60 km uzaklıktaki Napoli tarafından çıkmışsanız yola; zamanınız varsa; ve o daracık dönemeçli yolları bize vız gelir derseniz, Vietri kucağını açmış sizi bekler.

Zaten yola kıyı şeridinin doğu yakasından çıkmışsanız, burayı es geçmek ayıp olur. 
Duymasın Amalfi'nin ilk incisi!   





3 Temmuz 2015 Cuma

Olbia (Sardinya Adası) - 11.06.2015

Sardinya mı? Sardunya mı?

Pempiş - kırmızış renkleriyle pencere önlerini süsleyen Geraniacea familyasının mis kokulu çiçeğinden bahsetmiyorum.

Ezginin Günlüğü'nün aynı adlı o güzel parçası da değil kastettiğim...

Malumu olduğu üzere, konumuz, İtalyancası Sardegna olan ve Akdeniz'in ikinci en büyük adası Sardinya. (Adının mitolojik kahraman Sardus'tan geldiği söyleniyor.) 
Biz de hangisi işimize gelirse onu söylüyoruz işte; istersek Sardinya, istersek Sardunya. O yüzden takılmayın çok. Neticede Mikonos adasına bile inatla "Mikanos" diyen bir milletiz. Bkz. önceki yazıda Sardunya demişim, şimdi de Sardinya...

Sardinya, Akdeniz'in Sicilya'dan sonraki en büyük adası. Nüfusu 1,5 milyon civarında. 
1948'den bu yana da özerk. Sardinya Özerk Bölgesi'nin merkezi Cagliari.
Kendilerini İtalyan olarak tanımlamayı tercih etmiyor buradaki abi ve ablalar. Sardunyalı onlar! O kadar! 

Olbia şehir merkezindeki geniş parktan bir kesit
Gezdiğimiz gördüğümüz yerlere geliyorum yavaştan... Ama öncesinde ilginç bir bilgi!
Çoğu kaynakta bulamazsınız, ona göre! ;) Öyle de iddialıyım.
İşin garibi, bu konuda Sardunya halkının bile kafası epey karışık... Neymiş o? Bayrak
Bu mudur yani? Evet, budur. Ama dinleyin bak, garip bir hikâyesi var...

Şimdi... Hemen aşağıda gördüğünüz, Sardinya'nın ilk bayrağı. 
Gel gör ki bayraktaki dört Mağribi abi "Ce-ee!" der gibi gözlerini bir açıp bir kapıyorlar; bir sağa bir sola bakıyorlar. Küpeyi bir takıp bir çıkarıyorlar... Nasıl yahu? 

Bir rivayete göre zamanında Sardinya'yı işgal etme emelleriyle adaya gelen dört Mağribi'nin gözleri bağlanır ve infaz edilir. Başka bir iddiaya göre 14. yy'da Aragon Krallığı Sardinya'yı idaresi altına alınca beraberinde sembolünü de getirir. Bir başka kaynak ise abilerin sola, yani İspanya'ya, bakma sebebini bu kez coğrafi açıdan Aragon Krallığı'na bağlar.   


ilk Sardinya bayrağı

Gelelim 1999'da Özerk yönetimin niçin bayrağın şeklini değiştirdiğine...
Korsika bayrağını bilir misiniz? Ha işte, oradaki abi de bizimkilerden. Buna dayanarak bir kaynak, bayrağın gözleri açık ilk versiyonunun Korsika'daki kölelerin özgürlüğüne kavuştuğunu simgelediğini iddia ediyor (komşu ada ya hani, o bakımdan). Bir başkası ise bayraktaki dört kafadarı şu şekilde dillendiriyor: "Biz neden hâlâ Aragon zamanından kalma İspanya'ya bakıyoruz ki? Aha da İtalya sağ tarafta. Bre beyler, çevirin kafaları!" 
Son sözü ise, sembolün ta 1281 yılındaki Aragon Krallığı mührüne dayandığını söyleyerek Sardinya Özerk Bölge idaresi koymuş, efenim. 
Öte yandan adanın muhtelif plajlarında satılan şemsiye & havlularda veya hediyelikçilerde hâlâ eski bayraktaki sembolü görmek mümkün. Öyle de bir tuhaf. Eldekiler çıksın diyollar zaar :P 



1999'dan beri resmi bayrağı


Sıkmadım değil mi? Sıktıysam şimdiye çoktan okumayı bırakıp gittiniz zaten. Benimkisi de soru mu yani? Olsun, biz kalanlara Olbia'ya gidiyoruz şimdi...

Sabah 08:00'de vardık limana. 14:00'e kadar buradayız.

Bizde yine bir aykırılık, yine başımıza buyruk dolaşmalar... Gemiden on adım mesafede bekleyen ücretsiz "shuttle"a atladığımız gibi şehir merkezindeyiz. Municipio durağında iner inmez şehir merkezi gezintisini sonraya bırakıp hemen bir panoramik şehir turu aldık (10€) ve çok beklemeden bindik püfür püfür kırmızı otobüsümüze, koyulduk yola.

Costa Smeralda 
Bu arada es geçmeden belirtelim; Olbia, adanın kuzey doğusunda bulunan sessiz sedasız bir yerleşim yeri. Peki Olbia dedin mi aklına ilk neresi gelecek, sayın okur? Costa Smeralda, yani bizim dilde Zümrüt Kıyısı. Ada sakinleri "azıcık aşım ağrısız başım" felsefesiyle yaşayıp giderlerken 1960'larda Kerim Ağa Han gelmiş adaya. Beraberinde lüksü, ihtişamı da getirmiş... Yani adanın bir başka meşhur kıyısı olan Porto Cervo'daki ve diğer muhtelif noktalardaki lüks villalar, tatil mekânları vs. bu amca sayesinde yüzünden.



Porto Cervo deyince ise aklınıza gelecek meşhur otel "Cala di Volpe". Fiyatını ne siz sorun ne ben söyleyim. Ama zaten The Telegraph gazetesi yazarlarından Rob Andrews'ın da dediği gibi; buraya geliyorsan ya lotodan büyük ikramiyeyi kapmışsındır, ya Rus kodamanlarından birisindir, ya da İtalya'nın meşhur zenginlerindensindir. Yok, biz zaten öyle bir bakıp geçiyorduk; kalıcı değiliz.

O yüzden yola devam (koş koş)...

Sessiz, sakin, esintili, güneşli seyrimizde bir de baktık ki iki maviliğin arasındayız. Meğer "Golfo Aranci"den (nam-ı diğer; Aranci Körfezi) geçiyormuşuz. Olbia'dan 13 km uzaklıkta mavi bir cennet de diyebiliriz burası için. Zamanında balıkçı kasabasıymış. İlk adı ise, incirinin bolluğuna binaen, "Figari"ymiş. Yani Golfo Aranci'nin yerlisi bizim topraklardan olsa yapıştırmıştı lafı: "İşte eskiden burulağ hep incirlikti!"
Cala Moresca - (derin dalış & şnorkelle seyir)

İşin güzeli bu mevkide uygun fiyatlı konaklama seçenekleri de mevcut. (Porto Cervo da neymiş!)


Biz uğrayıp yakından bakamadık ama olur da yolunuz düşerse; deniz ürünlerini hiç düşünmeden lüpleyin derim. Yerel ürünlere ve mercan takılara bakmayı da unutmayın.

Bianca - (şnorkelle seyir & rüzgâr sörfü)


Golfo Aranci'nin güzel plajları arasında şunları da kayda geçelim hemen: La Marinella; Costa Moresca; Bianca; Cala Sassari; Sos Aranzos. 

Sos Aranzos - (şnorkelle seyir)

Her şey tadında güzel demişler de biz doyamadık. Anılar yine tadımlık kaldı anlayacağınız. 

Doyumluk kılmaksa bizim elimizde. Belki bir gün şnorkeli de kapar...

Onu boşverin de, Salerno'ya gidiyormuşuz bir sonraki yazıda. E hadi o zaman!





18 Haziran 2015 Perşembe

İbiza (Balear Adaları - İspanya) - 09.06.2015

İbiza + Playa d'en Bossa

Gemide herkesin heyecanla beklediği ve limanı en uzun süre işgal ettiğimiz Balear Adası'na gelmiş bulunuyoruz. Sabah saat 09:00. Ertesi gün sabaha karşı 04:00'e kadar buradayız.


Kahvaltımızı gemide yaptıktan sonra gece 02:00'ye kadar her 10 dakikada bir limandan şehir merkezine, merkezden limana işleyen servislerden birine bindik ve doğruca mağazaların, kafelerin, Marina'nın bulunduğu bölgeye doğru yollandık.

İbiza dendiğinde "eğlence", "gece hayatı", "özgürlük adası" geliyor akla. Doğrudur. Ama ucundan tadına bakacağımız plaj, dans ve eğlence faslı akşama. Gündüz ise cayır güneş altında gölgelere sığınarak çarşısını, pazarını, sokaklarını gezme zamanı.



İbiza merkezde yat limanını geçer geçmez kocaman bir "Flower Power" yazısıyla karşılaşıyoruz köşe başındaki kafede. Gün içinde daha çok karşılaşacakmışız meğer. 1960'larda Vietnam Savaşı'nı protesto amaçlı ABD'de askeri muhafızın süngüsüne takılan çiçekle beraber doğan "Çiçeğin Gücü" mottosu geliyor hemen akıllara. Hippilerle özdeşleşen bu kavram İbiza'da marka olmuş. Adanın dünyaca ünlü gece kulüplerinden Pacha'nın motto-markası diyebiliriz.


   Ama yalnızca mekân adı olarak kalmamış, giysi markasına da dönüşmüş. Aynı, adanın bir diğer ünlü gece kulübü olan Amnesia gibi. Bir nevi Hard Rock Café yani. Konsept farklı ama pazarlama kafası aynı. 
Dolayısıyla isteyen kirazlı, renkli, desenli tişört, elbise ve aksesuarlardan alabilir memlekette giydikçe hatırlayım deyu. 

Amnesia markasının
giyim mağazası
Caddelerde, sokaklarda dikkatimi çeken iki ayrıntı: 
1# Mini şort altına bot giyen ablalar (görüntü güzel ama hava çok sıcak yahu, n'aptınız!)
2# Minyatür Pinscher cinsi köpekler. Adada bu yavrucaklara pek bir rağbet var anlaşılan. 

Güzel plajlarında denize girip güneşlenmek isteyenlerin işi zor. Zira 56 adet birbirinden güzel plajı var adanın. Turizm ofisinden haritaları edinmek ve nasıl gidileceğini öğrenmek mümkün. Otobüsle veya merkezdeki yat limanından kalkan botlarla erişilebilir bu bahsettiğim plajlara. Çarşıya en yakınlarından biri ise Talamanca plajı. Buraya botla tek yön gidiş 2.60€, gidiş-dönüş 3.70€.

O tatil sitelerindeki fotolarda görüp hayran olduğumuz beyaz, turkuaz, cam gibi suyunu neye borçlu bu meşhur ada diye sorarsanız kısacık bir genel kültür bilgisine gireceğim. Çok kısa, söz:

Adanın biyoçeşitliliği dillere destan. Kirlilik en düşük seviyelerde. Sudaki moleküller, içinde yaşayan canlılar, suyun sıcaklığı gibi bir sürü faktör var elbette bunu belirleyen. Ama asıl sebep içinde bulundurduğu sürüsüne bereket deniz eriştesi/çayırları (latince adı: posidonia oceanica). Akdeniz'de en korunmuş deniz erişteleri buradaymış, azizim. 2006 yılında İbiza'nın güneyinde bulunan ve suyun altında 8 km'lik alanı kaplayan bu çayırın belki de yeryüzünün en yaşlı canlısı olduğu tahmin ediliyor.

deniz çayırları 


Eveet... Gelelim yavaştan akşama. Akşam olmadan yine kısacık bir siesta. 

Günbatımına doğru gemide Sant Antoni turu alanlar yarım saatte limandan "Café del Mar"a varmışlardır. Adada günü müzik, tapas ve kokteyl eşliğinde batırmak isteyenlerin uğrak mekânı burası. Gitmeden araştırdığım bloglardan birinde buranın fazla kalabalık olduğunu, dilerseniz yakınındaki Mint Lounge Bar'a da teşrif edebileceğinizi okumuştum. Gideceklerin bilgisine...

Biz de yine aynı saatlerde Playa d'en Bossa'ya yollandık. Yani adanın batısına değil, güney ucuna. Gündüz denize girenler havlularını toplamış, sersem sepelek Bora-Bora Beach'in sahneli, müzikli, danslı kısmına teşrif ediyorlar. Kafalar bir milyon, herkes mutlu. Sahnedeki abi ve ablalar seksi Helen kostümleriyle kalabalığı daha da coşturmaya çalışıyorlar. (Bu arada kokain ve diğer uyuşturucu türevlerini satmaya çalışan abilere dikkat! Bizim gibi kibarca 'eyvallah' deyince bir sonraki kurban adayının yanına ilişiveriyorlar.)
Kumsalında yürüyüp ucundan bucağından eğlenceye ayak uydurduktan sonra köşe başındaki Steak N Shake'e geçtik. Sangria içmek isteyenler buraya. Fiyat uygun ama lezzeti kötü olmamakla birlikte şahane de değil. 

Sırası gelmişken, Mallorca yazısında bahsetmeyi unuttuğum İspanyol lezzetlerini burada araya sıkıştırıvereyim hemen. 

# Gazpacho (özetle bizim çoban salatanın soğuk çorba versiyonu; sıcak yaz günlerinin vazgeçilmezi.)
# Paella (tavuklu, deniz mahsullü safranlı pilav) - İspanyol ev arkadaşım Laura'nın yaptığı muhteşemdi ama lokantada denemedim.
# Zarzuela (balık çorbası)
Lubina a la sal (tuzda fırınlanmış levrek) 
# Pollo al Jerez (şaraplı tavuk)

   Yazıyı bitirmeden önce konaklama ve eğlence mekânlarıyla ilgili birkaç faydalı not düşmek gerekirse... 
Moorea Grill Restaurant

   Playa d'en Bossa'da plaja yakın hosteller, oteller bulmak mümkün. Bunlardan biri de Bora-Bora Beach'in hemen arkasındaki Bora-Bora Apartments
Plajın hemen paralelindeki cadde boylu boyunca lokanta, disko ve publarla dolu. 
Moorea Grill Restaurant hoş bir yere benziyordu. Fiyatlar da fena sayılmaz. 
Öte yandan XOYO var. Gündüz kahvaltı ve brunch mekânı; akşam diskoya dönüşüyor. 

önemli bilgi: Gece kulüpleri için o kadar ünlü vs. dedim ama "bir arkadaşa bakıp çıkacağım" muhabbeti burada sökmüyor, arkadaşlar. Az önce saydığım Pacha, Amnesia, Ushuaia gibi mekânların giriş ücretleri kaldırımdaki listelerde teşhir ediliyor. Ayak bastı parasını verdikten sonra beğendiğine gir, eğlen, coş. 


Eğlencenin 24 saat devam ettiği, gecenin gündüze karıştığı adada ertesi sabah erken kalkacağımızı da hesaba katarak makul bir saatte döndük gemimize. Ama gemi sabah 04:00'te demir alacağından isteyen 03:30'a kadar devam edebilir coşmaya. 

Adios Las Islas Baleares! Sardunya adasının tadına bakalım biraz da...