11 Mayıs 2015 Pazartesi

Koşu Bahane Bozcaada Şahane

   Yakın zaman önce yeni bir heves edindik arkadaşım Ayşegül'le: koşu. Heves değil de alışkanlık hâline getirme çabasındayız şu aralar. Mezuniyetten sonra şehirleri ayırmamızdan mütevellit üniversitede edindiğimiz ömürlük dostlukları böyle güzel vesilelerle beslemek hem bedene hem ruha şifa niteliğinde. Gezip görmek, yiyip içmek de cabası. 
   Ayşegül açılışı geçen yıl İstanbul Nike 7K yarışıyla yaptı aslında. Fakat birlikte ilk 10K yarışımız Bozcaada'ya kısmetmiş. Kuzenim Pınar ablam da tezahürat ve fotograf çekimlerini eksik etmedi sağolsun. Peki nasıl gittik biz bu güzel Ege adasına? Nerede kaldık? Ne yedik, ne içtik? Neler yaptık burada? Kısa bir özet geçelim o vakit...
   Yaklaşık iki ay önce Bozcaada New Balance yarışını takvimimize not etmiştik zaten. 3000 kişilik yarışın katılımcı sayısı algımıza geç sirayet etmiş olacak ki konaklama konusunu önce hiç dert etmedik. İllaki bulurduk canım bir pansiyon odası, kamp alanında bir bungalov yahut şu meşhur Rum mahallesinde bir konuk evi. Ben çevirilerden, Ayşegül de iş güçten ötürü erteleyip durduk biz bu işi bir müddet. Yarışa bir ay kala booking.com'dan pansiyonlara bir bakalım dememizle birlikte "bugünün işini yarına bırakma" atasözü çınlayıverdi kulaklarımda. Geriye kalmış iki üç oda, onların da fiyatlar tavan yapmış bir güzel. Hepi topu bir gece kalıp yarış akşamı dönecektik oysa biz İstanbul'a! Gelgelelim ada nüfusu 2500, koşucularla beraber oldu mu sana bir ada nüfusu daha :) Eh, hâliyle...
   Tam ümidi kesmişken Kale Pansiyon çıktı karşıma. Oh, dedim. Yarıştan bir gün önce giriş, yarış sabahı da çıkışımızı yaptık mı tamamdı bu iş. Nitekim hemen yaptırıverdik rezervasyonumuzu. Peşisıra uçak + otobüs ve yarış biletlerimizi de hallettik. Zira önce Antalya - İstanbul uçak, ardından Çanakkale-Geyikli otobüs bileti gerekiyordu Bozcaada'ya erişebilmek için. 
Vay anam, ne adaymışın be!
   Neyse efendim; pansiyonumuzu, yarış ve öteki biletlerimizi hallettikten sonra İstanbul'un yolunu tuttuk. Tabii öncesinde, çevirdiğim kitabın teslim süreci sıkıştığından bu kez araştırma yapmaya ne zamanım kalmıştı ne de hâlim. Bu kez de doğaçlama gezmek varmış dedik ve koyulduk yola. Bir hafta kadar İstanbul'un muhtelif semtlerini gezmeye çalıştıktan sonra (itiraf: gezmek için bile olsa hâlâ sevemiyorum bu keşmekeş yuvasını) 7 Mayıs gecesi geldi çattı. Haydi koşucular Bozcaada'ya! Evet, otobüsün önünde bir bu yazımız eksikti, zira spor giysili abi ve ablalar olarak hıncahınç doluşmuştuk içeriye.
   Sabah altı civarında uyku sersemi Eceabat'tan otobüsle yüklendiğimiz vapur bizi Çanakkale iskeleye geçirdiği gibi Ezine üzerinden Geyikli'ye vardık. Geyikli iskeleye vardığımızda ise hiç beklemeden Bozcaada'ya yollanmak üzere bu kez de vapura atladık yine cümbür cemaat. Saat 8.30 idi meşhur adaya ayak bastığımızda. Bu arada acıkmışız da tabii... 

         


Pansiyonumuzu bulmadan dosdoğru kahvaltı edeceğimiz bir yer aramaya koyulduk.

         

   Nihayetinde Aki Hotel/Market/Kafe'yi kestirdik gözümüze. 
Yumurtalı, simitli, bol reçel ve peynirli, meyveli, salatalı güzel bir kayfaltı sefasından sonra gezine gezine bulduk Kale Pansiyon'un yokuşlu yolunu. Aralarda yine bir dizi pansiyon, hediyelikçi ve yerel evlere bakınmaktan da alamadık kendimizi. 

        

   Gelelim pansiyonumuza...
   Coşkun Bey ve eşinin iki yıl önce özene bezene açtıkları sıcak bir işletmeymiş meğer burası. İstiklâl sokaktan yokuş yukarı tırmanıp sağa döndünüz mü birkaç adım ötede. 
Solda hem işletme sahiplerinin evleri hem de odaların bulunduğu bitişik nizam alçak katlı yapı, sağda ise deniz ve kısmen Bozcaada manzaralı minik bir teras bahçesi mevcut.

          

  Gün içinde burada oturup bir şeyler içmek veya kahvaltı yapmak mümkün. Kahvaltı demişken; pansiyonda öyle tatlış bir ablamız vardı ki yaptığı o damla sakızlı lezzetli mi lezzetli kekin tadını artık yettiği kadar damağımızda İstanbul'a taşımakla yetindik. 

Domates, incir, gelincik reçelleri de güzel olmasına karşın hiç tartışmasız assolistimiz kekti. Uzun lafın kısası pansiyonumuzda bulduğumuz aile sıcaklığı, konfor ve temizlikten memnun kaldık genel anlamda. 


Kale Pansiyon'un şirin mi şirin bir köşesi
                              
      

Sadece fiyatı biraz fazla bulduk fakat maraton zamanı konaklama yoğunluğu fiyatları şişirmişti hâliyle. Fazla oyalanmadan başladık adanın minik, güneşli ve rüzgârlı sokaklarında gezinmeye.
Hediyelikçilerde seramik, su kabağı lambaları, takı tuku, sabun gibi güzellikler bulmak mümkün. 

     


Ayrıca pansiyondaki ablamızdan bir de şarap tavsiyesi aldık. Aklınızda bulunsun: Beyaz şarap alacaksanız Corvus, kırmızıysa Talay diyollar. Kuzenin yoğun tavsiyesiyle Corvus'un Zeleia'sını aldım ama bakalım tadı nasıl, meraktayız. Kırmızı'da ise yine adanın bağlarından, bu kez Talay'ın Cabernet Sauvignon & Merlot'sunu... Şarap insanı (!) olmadığımdan tattıktan sonra bile bir guru edasıyla iyi veya kötü diyemem ama içenlerin yorumlarını sevgili blogumda paylaşacağım, söz.


ÇamlıbağTalayCorvus markalı şaraplar adanın mahsulleri.           

Neyse efenim, yürümeye devam ediyoruz adanın arnavut kaldırımlı sokaklarında... İster istemez denizden tarafa çekiliyoruz deli esintiye ve güneşe aldırmadan... Akşam yemeği için deniz mahsullü Mavi&Beyaz adlı mekânda yerimizi de ayırtıp geçiyoruz yanıbaşındaki Dibekçi Kaan'a. 

   

Kahve ve çay içmeyen ben, damak tadıma meydan okuyup damla sakızlı (bildiğiniz damla sakızı parçaları geliyor ağzınıza) türk kahvesi söyledim Pınar ablam ve Ayşegül'le birlikte. Bir de baktık ki  her birinin yanında bir adet çikulatlı sigara (çok ayıp!), badem likörü (bu olur bak), su ve damla sakızlı lokum da gelmiş! Tadımlıklarımızı hüpletip mideye götürürken, deniz kıyısında keyif ederken iyiydi de az sonra mideme dadanan bulantımsı his ertesi güne kadar rahat vermedi. Akşam yemeğine kadar dinlenip yine geldik iskeleye 19.00 civarında. Hava soğuk, mide kötü; içimdeki huzursuzluk hâliyle yol arkidişlerime de yansıdı ama zorla da olsa teptim mideye yine bir şeyler. Akşamın yıldızı ise Fener balığı olacaktı güya. Niye mi güya? Sanırsın balık değil de kuzu kavurma, iki yanında da kafaları! Balık güzel mi? Güzel. Ama ne gerek var onca yağa, baharata, soğana? Balığın tadı güzeldi ama garsonun ısrarıyla öncesinde değil de sonrasında görmeye razı olduğum şekli için, Allah affetsin, aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ama Kalkan'ın da kaderi aynı değil mi canım zaten? Neyse, konu dağıldı yine...
Hiç oyalanmadan pansiyonun yolunu tuttuk ve yatış. Yarın ne mi var? Yarış! Ayşegül'le ilk 10K yarışımız. Hadi bakalım.

Koşu başlama saati 14.00. O zamana kadar tişörtlerimizi alacağız, depoyu dolduracağız ve dinleneceğiz. Ama adanın dünkü hâlinden eser kalmamış. Ortalık insan kalabalığı: çocuklar, gençler, aileler vs. doluşmuş dün yürüdüğümüz sokak aralarına ve meydana.
Müzik sesi, dans edenler, oturup yiyenler, içenler... 
Eğlenceli ama "fazla" kalabalık bir ortam. 

Yarış saati gelip çattığında insan sürüsü hâlinde dizildik start çizgisinin berisine.
3, 2, 1... Başla!

   

Hepi topu dört haftalık antrenman süreci ve rüzgâr + güneşin şiddeti korkutsa da başladık hafif tempoda koşmaya. Yol boyunca alkış tutan, tezahürat edenler mi dersiniz; su istasyonlarındaki canlı müzik mi; yoksa daha da önemlisi o muhteşem ada manzarası, koy(lar) mı? Yarı maraton koşabilseydik adanın tüm koylarını görme şansımız olacaktı ama 10K'cilerin şansı, sadece Tekirbahçe Koyu'nu görmekmiş. Of, ne güzel bir manzaradır o! 

Neticede bu güzel manzara eşliğinde "finish"i gördük mü? Gördük. Bozcaada'nın manzarası (deli rüzgârına rağmen) da üstüne bonus oldu.

Akşama döneceğiz İstanbul'a ama hâlâ bir sürü vakit var. N'apalım? Kaleyi gezelim. 

       

Kim tarafından inşa edildiği meçhul kalenin içini, etrafını gezdik. Manzara güzel. Gelmişken gezin tabii. Revir, cephanelik, su sarnıcı gibi bölümleri var. yeşillikli çiçekli bir bölümünde tek başına otlayan bir koyunu bile var. Huzurlu ve ada kalabalığından uzakta sessiz bir ortam. Evet, kalabalıktan kaçtık, itiraf ediyoruz! 

       


Bir de damla sakızlı kurabiyesini methetmişlerdi sanki. Pınar ablam membağa ulaşmış ve bir kutu doluşturmuş çeşit çeşit taze kurabiyelerden. Hindistan cevizli ve bademlisi de pek lezzetliydi şimdi. Yalan yok.

Şarap, reçel ve takı boncuklarımızı da aldıktan sonra koşu ve gezi yorgunluğuyla mışıl mışıl geldik ertesi sabaha İstanbul'a.

İyi ki de gitmişiz mi? Evet. Ama deniz sezonu bir daha gelme; bu kez kamp alanında kalma ve denize de girme ümitlerimiz var bir dahakine. 

Not: Rüzgâr sizi de serseme çevirirse içinizden küfür etmeyin bana e mi? Zaten güzellikleri unutturacaktır o minik olumsuzlukları ;) 











Hiç yorum yok:

Yorum Gönder